Yazı Boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Hilal Semiz
hilalsemiz@gmail.com
Sarıkamış'a Gidiyordu Bir Tarihin Yolları
05 Ocak 2015 Pazartesi Saat 17:01

   Bembeyaz bir sükût içerisinde salına salına gökyüzünden aşağı kendini bırakan kar tanelerini seyrediyordu. Hiçbir dünya telaşına kapılmaksızın öylesine huzur verici bir görsel şölen sunuyorlardı ki.. Tek tasaları gecenin bu demlerine aldırmadan, zifiri karanlık koynunda yollarına devam edip; vazifelerini sessizlik ve dinginlik içerisinde tamamlamaktı, belli. Bir an daldı gözleri. Yarına ve yarınlara doğru. İçi burkuldu. Tüm enerjisini toplayıp ümidini taze tutmak istedi. Ama başaramadı. Zor hatta çok zor günler gelmiş çatmıştı. Elbette içini dışına yansıtmayacaktı. Yansıtamazdı. Çünkü o, gün doğar doğmaz cephede harp etmek için yola çıkacak bir Türk aslanıydı. Ümitsizliklerini kendi içinde yenmeyi başarıp, canıyla kanıyla dimdik ayakta durmalıydı.

   Tüm geceyi derin düşüncelerle sabah bağlamış, gün ışıyınca da ailesiyle vedalaşıp iki üç gün içerisinde Trabzon’daki birliğine teslim olmuştu. Seferberliğin ilanıyla birlikte toplanan onlarca insan, yapılan hazırlıkların ardından Sarıkamış’a doğru yola koyuldu. Yol uzun, yolculuk zorluydu. Üstelik tam kış ortasında olunmasının dezavantajı olarak eksilerde seyreden olumsuz hava şartları yanında, üstüne bir de maddi imkansızlıklar.. Ayaklarında eski, yamalı çarıklar; heybelerinde yüreği yaralı anaların nasır tutmuş elleriyle hazırlanan naçizane azıklar.. Önlerinde ise yürünesi kilometrelerce yol; aşılası onlarca dere, tepe, dağ, geçit var. Uzun soluklu dinlenme lüksleri ne mümkün.! Sürekli hareket etmeliler. Çünkü soğuğa meydan okuyup hayatta kalabilme başarısı göstersinler. Göstersinler ki tüm bu olumsuzluklara rağmen cepheye varıp Rusları Allahuekber dağlarına gömebilsinler.

   Çok uzun bir süredir yoldaydılar. Öylesine çetrefilli ve mücadele gerektiren bir yolculuktu ki.. Sürekli pusu kuran eşkıya çeteleri, sularına yiyeceklerine zehir katıp birçok arkadaşlarının ölümüne sebep olan Ermeni köylüleri.. Diğer yandan hükmetmek zorunda oldukları tabiat şartları.. Bu şartlara yenik düşüp mezar bile açamadıkları yol arkadaşları.. Kader hiçbir yönden gülmese de vatan toprağı söz konusuyken, yüreklerinde yanan iman ateşi yeterdi.

   Bir an önce uğruna bu kadar zorluklara katlanılıp mücadele verilen Sarıkamış’a varmak için sabırsızlanıyordu. Ölecekse de bu şartlarda değil, düşmanla burun buruna gelip; en azından harp esnasında şehit olmak istiyordu. Öyle şeyler görmüş yaşamıştı ki yol boyunca.. Tüm bunlar onu daha da hırçınlaştırmış, soğuğa ve diğer etkenlere boyun eğmek zorunda kalmamak için iyice kamçılamıştı. Yolculuğa çıkacağı gece sabaha dek sükûnla izlediği beyaz pamuklar, artık ona huzur vermiyor; gün geçtikçe can yakan, yolda ölümlerine sebep ve bu da yetmezmiş gibi kurda kuşa yem ettirilmek zorunda olan, arkadaşlarının üzerine çullanan beyaz bir istila olarak görüyordu. Uyuşmuş beynine bu istilanın da hücum etmesinden korkuyor; düşünmemek, konuşmamak, sürekli hedefe kilitlenmiş bir halde yoluna devam etmek istiyordu. Ancak nafile.. Nasıl düşünmesin, nasıl hissetmesindi beyaz fırtınanın etkisini.? Bir de üzerine açlığın tesiri… Anasının mısır ekmeğiyle peynirini bitireli çok olmuştu. Tekrar tekrar kırıntı kalmış mıdır diye yoklasa da ceplerini, her seferinde elleri boşa çıkıyordu. Canı yanıyordu. Açlıktan ziyade hasretten. Dışı buz, içi kordu. Nasıl bir imtihandı bu ?

   Ve en sonunda günlerdir uğrunda çekilmedik ızdırap kalmayan, bunca ölüm kalım mücadelesinin yegâne sebebi; Kafkasya’nın kilidi Sarıkamış’a ulaştılar. Asıl ölüm kalım savaşı ise şimdi başlayacaktı, henüz farkına varamadılar. Sarıkamış’ı gören askerlerin umudu yeniden parladı. Yitmekte olan cesaretleri bir anda canlandı. Fakat sandıkları kadar hazır değillerdi. Hem fiziksel hem de biyolojik olarak. Günlerce gecelerce yollarda haddinden fazla bitap düşen askeri canlandıracak hiçbir donanım hâlihazırda mevcut değildi. Kaldı ki üslerin kâğıt üzerindeki planları uygulamaya yansıyamayacaktı. İşte bu sonun başlangıcı olacaktı. Zaten yeteri kadar erzağa ve kışlık kıyafete sahip olmayan askere bir de salgın hastalıklar nüfuz etmeye başlayınca felaket iyiden iyiye yüzünü gösterir olmuştu. Bu şartlar altında çok da ciddi bir harp ortamı oluşturulamadan binlerce asker donarak, binlerce asker açlıktan ve hastalıktan şehitlik mertebesine kavuşmuştu.

   Sarıkamış kaybedilmişti. Bir kısım asker esir alınıp Ruslar tarafından sürgüne gönderilmiş, bir kısım asker de yaralı olarak hastanelere sevk edilmişlerdi. Yaralılardan çok ağır olmayanları ise çevre vilayetlerdeki hastanelere gönderilmek üzere harekete geçirilmişti. O da Trabzon hastanesine doğru yola çıkan kafilenin içindeydi. Çok değişmişti. Ömründe yüzyıllar eskimişti sanki. Yaşadıkları hissettikleri onu bu hale getirmişti. Şimdi de elde avuçta hiçbir şey olmayarak; bir hiç uğruna teptiği kilometrelerce yolu, geri arşınlama zamanı gelmişti. Ne için bu ölüm kalım savaşını vermişlerdi ki ? Binlerce arkadaşının gözler önünde nasıl titreyerek sonsuz uykuya dalışlarına çaresizce şahitlik etmek, onlar için elden hiçbir şey gelmeyişinin acısıyla yakınlardaki aynı ölümü beklemek için mi ? Cevapsız o kadar çok ‘neden’ sorusu vardı ki karıncalanmış beyinlerde. Cevaplar ise muamma. Enerji sarf edecek güç tükenmişti her birinde. Zerre güçleri kaldıysa bunu da dönüş yolunda sağ kalabilme mücadelesi için vereceklerdi. İçinde bir yerlerde belli belirsiz hissettiği tek şey, yakında memleketine anasına kavuşacak olmasıydı. Ama yüzüne nasıl bakacaktı peki ? Tüm bu yaşananların izahını nasıl yapacaktı ? Ve en önemlisi şehitlik mertebesine ulaşamayanlardandı. “Allah’ım” dedi içinden feryat figan. “Sen en hayırlı kapıları aç.”

   Devam ettiler yollarına. Geldikleri ıssız, izsiz beyaz örtülü dağları tek tek aşıp Hamsiköy’e kadar ilerleyebildiler. Fakat artık ne açlığa ne de soğuğa dayanabilecek halleri kalmıştı. Önlerine çıkan ilk köyde biraz dinlenmek için konaklamak zorunda kaldılar. Köylüler de bu içler acısı duruma hemen el atıp yiyecek, içecek ihtiyaçlarını karşılayıp dinlenmeleri için yerlerini de ayarladılar. Bu bir avuç asker öylesine memnun kalmıştı ki.. Her ne kadar minnetlerini çatlamış ve mosmor kesilmiş yüz ifadeleriyle sunmaya çalışsalar da azdı, farkındaydılar. Trabzon’a varmalarına çok az mesafe kalmıştı. Birkaç saat dinlenmenin ardından, Allah’ın izniyle yol tamamlanacaktı. Biraz da bunun rehavetiyle yorgunluklarını iyice atmaya çalıştılar. Diğer yandan içleri kıpır kıpırdı. Hem karınları doymuş hem de hasret son bulmaktaydı. Ama hiç de beklenilen olmadı. O birkaç saat sonra yaralı ve bitap Sarıkamış gazilerinden hiçbiri uyanamadı. Meğer yardımsever sandıkları köy halkı Ermeni yandaşlarıydı. Koşuşturma içinde askere sundukları yiyecek ve içecekleri zehirle doldurmuşlardı. Onca sıkıntıyı, yolu üstelik yaralı bir şekilde aşıp gelen askerler; Sarıkamış hezimetinde değil de, iyilik maskeli azılı düşmanların elindeki bir tas su uğruna şehadete erdiler. Ama o anlamıştı. Garip bir şeylerle, uzaklardan güzel güzel kokuların gelişinin farklı iklim yollarına çıkacağını son anda anlamıştı. Başı sağa doğru düşerken, dudağındaki tatlı gülümsemeyle gözünden yaralı yanakları arasına süzülen bir damla yaş, rüzgâra karışıp anasına ulaşacaktı. Çünkü artık o bir şehit anasıydı.

   Çok uzun zaman geçti üzerinden. Yıllarca dinledik şehit dedemizi ve Sarıkamış destanını büyüklerimizden. O yoklukların nasıl bir şey olduğuna dair hiçbir yaşantımız ve fikrimiz dahi yokken, onlar imkânsızlıklardan imkân doğurarak bu kutlu vatan topraklarını bıraktılar ellerimize ellerinden. Selam olsun onlara. Avuç avuç şükranlar yükseltiyorum şehit büyük dedemin nezdinde tüm atalarıma. Gözündeki bir damla yaşa layık torun olabilmek duasıyla.

NOT: Kuşaktan kuşağa aktarılan bu hikâyede özellikle üzerinde durduğum şehit büyük dedemin akıbeti, yazıda bir kısmı kurgusal olmakla birlikte genel hatlarıyla gerçek olduğu büyüklerimizden bize nakledilmiştir.

 

                                                                                                                                     HİLÂL SEMİZ

                                                                                                                                        TRABZON

Bu makale toplam 1288 defa okundu.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER
SİTE ANKET
Sizce Çaykara'da Yüksekokul Açılmalı mıdır?
Kesinlikle Açılmalıdır
Açılsa İyi olur
İlgi Alanıma Girmiyor
Açılmasa Daha İyi
Kesinlikle Açılmamalıdır
Künye . Reklam . İletişim . RSS   Copyright © 2002-2017 Çaykara Gazetesi
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR